sıçratın!
23 Temmuz 2007 Pazartesi
seçim
parmağımın ucunda gerçeküstücü bir ressamın sanat eserini taşıyorum. özel olarak yaptırdım. valla bak. çok şeker. mora çalan bir kahverengi. bir yoruma göre bir göçmen kuş sürüsü, bir başkasına göre bir zeytin ağacı. kimine göreyse hayatın anlamını bulmuş bir keşiş. hayatımda ilk kez bulaşıyorum bu boyaya. biz, bir ülke insan, günün herhangi bir saatinde okullarımıza teşrif edip, önce bir kağıda mühür bastık, sonra zarfa koyup orta halli bir sandığa salladık. sonra da bir güzel boyattık ellerimizi. seçmeniz. seçeriz.
bir ben vardı...
Adaletsizlik damarıma dokunur
Bir “ben” gelir o an’a kadar ki
Ne olduğumu apaçık gösteren
Sürekli gelgitler ve değişen kişilikler
Umutlarım,geleceğim,güzel duygularım ve hayatım
Bir elbise dolabında asılı seccadem de
Askıda hayaller, hayatım;
Teslimiyet,huzur
Özlemişim, birilerinde duyunca farkettim
Kutsal kelimeler sakız idi bir zamanlar
Sanki ne diş var ne ağız
Sözler yok sözler askıda
Öfke yine hüzünle elele
Yeni bir gelecek, yeni bir kişilik içindi
Birilerinin çok ihtiyacı olup da verdiği
“vermenin almaktan faziletli” olduğunun bilincindekiler
üzülürdü görselerdi
raflarımdaki kitapları...
22 Temmuz 2007 Pazar
başlıksız
Ya da tadın bazen lezzetten kopuk ama ihtiyaca cevap veren bir özlem olduğunu. Bir yudum su için dünyanın tüm lezzetlerini arkasında bırakır insan, ama çok azı farkındadır bunun. Arkanda bıraktığını terkettiğin, vazgeçtiğin sayarsın çoğu kez. Belki de fedakarlık yaptın sanırsın ama bir yudum su hayattır.
Bunun farkına varmak da hayatın anlamı olur. Herkesin bir yudum suyu vardır yaşamda. İçini serinleten, eğer isterse kana kana yaşanan... Buna yüklenen anlam da yaşam karşısındaki savunmamız, bizi bağlayan tercihlerimizdir çoğu zaman.
Bunun üzerine bir yaşam kurulur mu, evet kurulur. Öyle çok yüksek emeller ,çok yüksek idealler, şaşalı bi hayat tasarısı sadece yüktür insanın sırtına binen ve kimsenin gelip de bir ucundan tutmadığı. Herkesin bu bir yudum suyu bir yerlerde sakladığını düşünüyorum_zor zamanlarda çıkarmak için_. Oysa hep gözünün önünde, elinin altında olmalı insanın. Eğer çok gizli, unutulmuş bir yerlerdeyse hem bulmak hem de bulduktan sonra tadına varıp tekrar eski bir alışkanlıkla yaşama bağlanmak için çok geç olur.
"Umudu sür karanlıkların üstüne
Korkma yırtılır gece
Bir tutam güneş kopmuşsa yüreğinin derinliklerinden,
Boşver aldırma sen onsuz da yaşarsın..."
Derken şair acaba nasıl bir umuttan nasıl bir yaşama iradesinden bahsetti? Bu umut çok genel-geçer , herkesin" evet budur." diyebileceği bi yaşama gücü müdür yoksa herkesin kendine göre büyük, kendine göre ulaşılmaz, bir yerlerden gelip apansız içini serinleten bir yudum suyu mudur?
Yaşamdaki kuvvetli saydığım iplerin yavaş yavaş kopmaya başladığını hissetiğim zamanlarda hep bu bir yudum suyun imdadıma yetiştiğini gördüm. Bazen bunu bulmak çok zor oldu ama hep bir yerlerde olduğunu biliyorum. Kuvvetli saydığım bağlar çok kolay kopabiliyor ama o önemsemediğim bir yudum suyu bulmak yaşamın anlamı oluyor benim için.
Hayatta artık hiçbirşeyin seni mutlu etmediği,zevk vermediği, hiçbir tesellinin yerini bulmadığı zamanlarda belki de önemsiz sayabileceğin bir ayrıntı, geçmişte kalmış bi bakış, bir gülüş, belki bir sözcük yaşama bağlayıp yaşama umudun olabiliyor.
O yüzden ben umut derken öyle 'dağları delecem, dünyayı yıkacam,heyyt savulun lan karşımdan ben geliyorum!!! Benim çok büyük UMUTLARIM var' demiyorum.
Ben diyorum ki; yaşamımın bir yerlerinde, özümde benim bu hayatla güçlü bir bağım var ve her kayboluşta onu bulup çıkaracağım. Umudum sadece onu bulup çıkarabilmektir.
Evet
Bir yudum suyun yaşam olduğunu ama yaşamın bir yudum su olmadığını bilerek yaşamak....
Bu son bahar kokulu kadın, ıslak meşe yaprağı rengi havaya ne kadar da yakışıyor.
Altı üstu hayat
...msn ve mail gurubu yazılarından.
hayatın içinde keyifin payi var. düşünerek didik didik etmek yerine yaşa derken tefekkürün payını esirgemiyorum. Tam tersine tefekkürü vesvese seviyesine kadar abartma diyorum.
Dünyaya dair bilgi ve tecrübelereimiz duyu organlarımızın ürettiği elektrik sinyallerinin birkaç trilyon gri hücre tarafından yorumlanmasından ibarettir.
Beynimiz tekbaşına görme, duyma, tat alma, dokunma yetilerine sahipdeğildir. Bir kavanoza koysak ve canlı tuta bilsek hiç bir işe yaramaz.
Her organın fiziksel sınırları vardir. Göz, kızıl ötesınden mor ötesine kadar uzanan işik elpazesinin saadece %4 yazı ile üzde dörtunu göre bilir ilginç değil mi? Burunumuz keza öyle, hayvanlarin yüzlerce kez altında bir koku alma duyumuz var. Derimiz de ise aynı 2 milimetre kareniniçine batırılan iki iğneyi anlamaktan aciziz. Kulaklar 20 db ile 20.000 db aralığıni duyabilir ancak. Nereye varmay a çalışiyorum? Kos koca kainatta hatta bırakın kainatı yaşadığımız dünyada düyü organlarımızin kaabiliet perdesi altında iken göremedığımız meseleleri inkar etmekte inkara gücümüzun yetmediğini ise mucize diye geçiştirmekteyiz acizliğimizi kabullenmemenin bu zavallı yollarıni pozitif bilim diyebir de kendimize yutturuoruz..
------------
Bazen insanlar anlamak bissürü sessiz harfin yan yana gelmesinden olusan Çek isimlerinin telaffuzu kadar zor geliyor bana.
------------------------
Fikrimce yeni neslin işi çok zor. Biz 73 hasadi hafif
meŞrebin nedemek olduıunu bile Şekerkız candy ve Safinazdan öırendik.
Bizim voltranımız vardi mustimiz, hop hop değiş ton ton larimız vardi.
Bilgisayar yoktu, kitap okuyacak sokakta oynayacak vaktimiz vardı.
Ailemizle kavga eder arkadaşlarımızla tartışırdık. Bunu marifet olarak
görmüyorsanız bir de şimdiki tartışmalara kulak verin. İletişim
kurabilen kavga etmek için bile olsa soyleyecek bir fikir sahibi
olabilen nesiller yetiştirme sorumluluıunu göz ardı etmemeliyiz.. Fazla
detaya girmedim birilerine fena çata bilirim sonra.
------------------------
Kader fikri kutuplarda kalındiğinda ya tembeliğe ya da inkara göturur.
insan hayatında kendi niyet ve gayretine bırakılmış bir saha vardır ve
bu sahanın varlııi aynı zamanda dünyaya geliş sebebimizin de açiklaması
niteliğındedir. Rivayete göre ruhlar meclisinde saf saf ve sıra sıra da
olsa her ruh beli dedikten sonra kendi sözümüzu kendimiz tastikleyip
mühürlemeye geldik der tasavvuf. Ve muallak kader içindeki hareket
sahası içinde bu mührü hazırlarız
-
----------------------------------------------------Gurur ikiye ait, küslük ikiye,
Sevgi bile ikiye ait.
Aşk tek kişilik. Aşkta ikiye yer yok.
Birleşmek, bir haline gelmek kolayca, düşunmeden harcadığımiz bir kavram.
Biz adında bir organızma olarak yaşamını sürdürmek, hayli iddalı değI mi?
Insanın insanla bu sonuca varması mantık silsilesine aykırı görünüyor.
Evet bir birle birleşirse mutlaka farklı bir rakam etmeli ama tüm mevcudu bir bilip tevhit üzre kalmak neticeye ulaşmanın yani sevgi diil, şehvet diil, heves diil, hoşlanma diil, etkilenme diil aşk olmasınin tek yolu....tabi kişisel düşuncem.
Alpagut Develioğlu bindokuzyüzbilmemkaç istanbul:P
bir varmış bir yokmuş..

Neyse başladım okumaya.. Küçükken hiç farketmemiştim, lan o ne saçma hikayeymiş! Şimdi bi kere Cinderella yani bizim Kül kedisi, dünyanın en iyi kadınının kızı, yani annesi dünyanın en iyi insanı.(tuhaf oldu öbür türlü söyleyince) Daha sonra annesi ölüyor ve çok soylu olan babası bi başka kadınla evleniyor. Bu kıza yapmadıkları işkence kalmıyor üvey annesi ve kız kardeşleri tarafından. 'Bulaşıkları ve merdivenleri yıkıyor, üvey annesi ve üvey kardeşlerinin odalarını temizliyormuş. Kız kardeşleri, oldukça lüks döşenmiş geniş odalarda kalırken o evin tavan arasında pis bir döşeğin üzerinde uyuyormuş. Zavallı kız, bütün bunlara sabırla katlanıyor ve babasına şikâyet bile etmiyormuş. ' deniyor kitapta. Bi de hikayenin başında çok iyi deniyor Cinderella için, yani alttan alttan iyiliğin enayilik olduğu mesajı veriliyor resmen! Bi de sonra deniyor ki, Cinderella'nın babası kızının bu durumunu görmüyormuş bile, çünkü karısından çok korkuyormuş. E hani soyluydu bu adam, koskoca adam -hem de soylu- hem çirkin hem şişman hem cadaloz bi kadınla evleniyor, sonra da korkusundan gözü bir şey görmüyor. Nerde kaldı soyluluk? Atsın kapı dışarıya... Hem nasıl bi aile ilişkisidir de bu, kızının nerde yattığını bilmez? Hiç mi halini hatrını sormuyor bu kızın, ne biçim baba bu demez mi insan? Cinderella da bildiğin salakmış yani,tutsun kolundan babasını, konuşsun; neyse..
Hikayenin devamı da bi o kadar saçma: Cinderella baloya gidiyor. Sonra apar topar eve dönüyor falan, kız kardeşleri balodan dönünce Cinderella'ya diyorlar ki: 'Baloya gelmeliydin de görmeliydin. Prenseslerin en güzeli geldi oraya, bu kadar güzelini hiç kimse görmemiştir şimdiye kadar. Prens de çok etkilendi ondan bütün gece sadece onunla dans etti.' Şimdi bi kere, nasıl oluyor da bu prensesin yüzüne bakmıyor kız kardeşleri. Peri cinderellanın yüzünü de mi değiştirdi? Ya da çok makyaj yaptı da mı tanıyamadılar? Çok makyaj yaptıysa neden yaptı, bu kız aslında çirkin de bizi mi kandırıyorlar?
Sonra şu meşhur ayakkabı kısmı... Bi ayakkabıya umut bağlamak da nedir, niye kimse yüzünden tanımıyor bu kızı? Kimse yüzüne bakmadıysa o kadar güzel olduğuna nasıl karar vermişler? Prensin ayak fetişi mi var? Cinderella'nın ayagı bu kadar cins mi de bi tek ona oluyor ayakkabı? Öyle bi ayak olabilir mi, mümkün mü?
Ben hikayeyi okumayı kafamda bu sorular yankılanırken bitirdim sonunda. O sırada baktım ki, Pelin'in uyumakla ilgisi yok, gözleri apaçık beni dinliyor. En sonunda dedi ki: 'ıymm..mmm..ayf..Yeşer ablaaa, çok güzeğğlll yaaaaa...ayhh..' O anda beynimden vurulmuşa döndüm tabii, kaldırdım Pelin'i oturttum karşıma, dedim ki: 'Hikayenin devamında neler oluyor biliyor musun?' Merakla ' Noluyooooğğğ??' diye sordu. 'Bak Pelin'cim, hayatın boyunca dinleyeceğin bütün masallar, izleyeceğin nerdeyse bütün romantik filmler mutlu sonla bitecek. Mutlu son dediğim evlilik yani, evlilik olmasa da yakışıklı prensle prenses kavuşacak birbirine son sayfada. Düşün bakalım; bissürü masal dinliyorsun, hiç hatırlıyor musun devamını anlatan?'
'ı ıh..'
'Yok çünkü. Devamını anlatayım sana: Prensle Cinderella evleniyor. Cinderella şatoya taşınıyor. Sonra kraliçenin yani annesinin sözünden çıkamayan Prens, Cinderellayı çıldırtıyor. Gün geçtikçe daha az seks yapmaya başlıyorlar. Sonra Cinderella evliliklerini kurtarmak amacıyla doğum kontrol haplarını kullanmıyor ve hamile kalıp, kazara olmuş gibi davranıyor. Çocuk olduktan sonra Cinderella uzun süre aldığı kiloları veremiyor, göbeği çıkıyor, göğüsleri sarkıyor bebeği emzirmekten, yüzü ve ayakları şişiyor. Ayaklarının şişmesi son nokta oluyor zaten Prens için; hatırlarsan Prens'in ayak fetişi vardı. Sonra zamanla Prens sık sık ava çıkmaya başlıyor, uzun süre gelmiyor falan. Sonra da anlaşılıyor ki, Prens komşu ülkenin prensesiyle kırıştırıyor! Cinderella bunu öğrendiği zaman çok mutsuz oluyor, ama çocuğu olduğu için kaçıp gidemiyor. Bu sefer o da güzelleşmeye çalışıyor, kilo veriyor. Evet eskisi gibi olmasa da güzelleşiyor; sonuçta eskisi kadar genç değil artık, öyle olamaz. Ama bu sefer de Prens daha genç kızlarla aldatmaya başıyor Cinderella'yı. Cinderella da kendini kadın gibi hissedebilmek için, ona kendini iyi hissettiren şatonun bahçıvanıyla aldatıyor Prensi. Bu olanların farkında olarak büyüyen çocuk da ilerde çok sinirli, sorunlu biri oluyor ve karısı olan Pamuk Prenses'i 'Sen kimbilir o 7 tane cüceyle birlikteyken ne haltlar yedin?' diye her gün dövüyor. Daha bitmedi...
Anlatmaya devam ediyordum ki, Pelin çığlık çığlığa ağlamaya başladı. Dilek ablayla kuzenim koşarak odaya geldiler. Pelin yatağın altına saklandı: 'Bana yalan söylemişsiniss, sindirellağ hiç mutlu olmuyoğğmuş, böğğüüüüüğğğ öğğğğğyhhh' diye ağlıyordu. Zorla sakinleştirdik Pelin'i, ağlarken uyuyakaldı da sayılabilir aslında.
Salona gittik, kızdılar bana, ne anlattığımı sordular. Anlattım onlara da. Öyle şeyler anlatılır mıymış hiç küçücük çocuğa?!
İyi de böyle şeyler anlatıldığı için bu hale gelmiyor muyuz zaten? Asıl öyle şeyler anlatılır mı hiç? Ama farkında değiliz. Dinleyerek büyüdüğümüz masallara bi bakın: Pamuk Prenses, Cinderella, Rapunzel, Uyuyan Güzel... Hepsi bi erkeği kapmakla ilgili. Daha küçücükken beynimiz yıkanıyor resmen! Sonra hayatımızın sonuna kadar 'Nerde yanlış yaptık?' diye düşünüp dururken bi taraftan da selülit kremlerine servet harcıyoruz.
Baktık birbirimize, iç geçirdik, bi süre sustuk. Sonra Dilek abla 'Bundan sonra Sex and The City' izleticem ona.' dedi. Güldük. Sonra da seçimlerden konuşmaya başladık...
21 Temmuz 2007 Cumartesi
tak tiki tak

Zaman birimlerden çok bir his sanki. Geçip geçmemesi sana bağlı, yani sana dediğim hislerine. Bugünün cok zor geçtiğini hissediyorum mesela ben, ama saat 19:11 olmuş bile. Çoğunun gitmiş olması kalanının da çabuk geçebileceği hatta geçebileceği hissini dahi uyandırmıyor bende. 1-2 tane film izlesem 3-4 saati geçirebilirim diye plan yapıyorum şu an. Çünkü yarın gelsin istiyorum, çünkü umutluyum: Yarın bugünden daha az kötü bir gün olabilir.
Zamanın geçmemesini dilerken bir taraftan da içten içe çabuk çabuk geçmesini istiyor olmamızın sebebi de umut sanırım. Şimdi düşündüm de mutluyken içten içe acı cekmek istiyor olmamız gibi bu da. Bizi asıl iyi hissettiren daha iyisi olabileceğini düşünmek, buna inanmak demek ki. Baksanıza halimize, bu kadar endeksli yaşadığımız bir şeyle bu kadar alakasız olmamız başka türlü açıklanamaz yoksa.
Ya da belki hiç birimiz sevmiyoruz da aslında hayat'ı, bir an önce bitsin istiyoruz o yüzden.Ben şahsen sevmiyorum bu fikri hiç, olsa olsa yapmak istediklerimizi yapmaya cesaretsizliğimizden doğan tembellik sebep oluyordur buna diyorum. Bilmiyorum ki kendimi mi kandırıyorum? Ya da kimbilir, zora gelince kaçıyoruzdur yine. Zaman nasıl olsa geçecek ve zaman geçtiğinde her şey de geçip gitmiş olacak. Sonsuza kadar bugün kalamaz ya, 'bugün' ne kadar uzun olsa da sonuçta. Zaman değil mi zaten her şeyi bu kadar gelip geçici yapan? 'Yaşasın zaman!' diyoruz bu zamanlarda da. Belki de bu yüzden her pazartesi cuma, her cuma cumartesi, her pazar da bir sonraki cuma olsun istiyoruz. Sonra tatillerde mesela, sene içindeki hedeflerimizi belirleyip sene içinde olmak istiyoruz çok şey başarmak için. Sene içinde de büyük ihtimalle başlamamış ya da yorulmuş olduğumuzdan ya da başka başka birçok sebepten sonraki gün/hafta/ay olsun istiyoruz.
Ben de yapıyorum bunu çokça. Zaman kaybı olduğunu düşündüğüm için uyumayı sevmeyen ve mümkün olduğu kadar az uyumaya çalışan ben, bazen gözlerimi kapatıp sonra açtığımda günlerin geçmiş olmasını ve çok şeyin ya da kendimin değişmiş olmasını dilerken buluveriyorum kendimi. Ya da kışın pazartesileri mesela, ertesi gün olsun istiyorum çünkü salılarım boş. Salı günleri de çarsambaları güzeldir diye çarsamba olsun istiyorum. Sonra cuma olsun demeye başlıyorum; çünkü cuma güzel bir gün ertesi günün cumartesi olması sebebiyle. Ama cuma günleri okula gittiğim için cumartesi daha güzel bir gün gibi geliyor bazen. Sonra da cumartesiden sonra pazarın olduğunu ve pazar da bana pazartesiyi hatırlattığı için cumartesiyi o kadar da sevmediğimi, hatta her cumartesi geldiğinde -eger o cumartesim çok şahane geçmemişse özellikle- farkında olmadan bir sonraki cumartesiyi beklemeye başladığımı farkediyorum. Yani koskoca bir haftayı farkında olmadan hiçe sayıyorum. Sonra yine...
O değil de sanırım cuma en güzel gün yine de cumartesiyi beklemenin heyecanına sahip diye.